29 Kasım 2012 Perşembe

'EVET' FİLİSTİN 'GÖZLEMCİ DEVLET', AMA...



     Birleşmiş Milletler' de 'devlet' statüsüne sahip olmak, bir yönetimin meşruiyeti bakımından önemli. Zira bir yönetimin devlet olarak tanınabilmesi için içte ve dışta siyasal meşruluğunun olması gerekli. Filistin de bunu yapmak istiyordu. Dış siyasal meşruluğunu sağlamlaştırmak ve bunun kendisine açacağı imkanlardan faydalanmak istiyordu. Nedir bu imkanlar? En en önemlisi İsrail ile artık uluslararası hukukun uygulanma alanlarından uluslararası ceza mahkemesinde hesaplaşabilecek. Yani artık İsrail adımlarını daha dikkatli atmak durumunda. Hoş bugüne kadar uluslararası hukukun jus cogens kuralları dahil pek çok hukuk ve insan hakları kuralını ihlal ederken pek de umursar görünmemişti; ancak en azından artık karşı tarafın bu adımlara karşı kullanabileceği meşru ve önemli bir kozu var.

     Ama durum gerçekten böyle toz pembe halllere vesile olacak türden mi? Ne kadar emin olabiliyoruz uluslararası toplumun, karşımızda böyle gergin bir ortadoğu varken tutarlı bir söylem-eylem sürecini ilerleteceğine? Mesela aklıma ilk gelen sorulardan, ABD bu BMGK kararından sonra uluslararası kuruluşlar üzerinde baskısını artırmayacak mı? Böyle olursa -ki geçmişte çok yaşandı- sistem Filistin lehine ne dereceye kadar işler?

     Cevap sanırım bu cümlede: "Cumhuriyetçi Parti'den Lindsey Graham ve John Barrasso ile Demokrat Parti'den Chuck Schumer ve Bob Menendez, Filistin 'in yeni statüsünü İsrail 'e karşı kullanması durumunda ABD 'nin mali yardımının kesilmesi ve Washington 'daki temsilciliğin kapatılması için Senato'ya öneri sunacaklarını açıkladı."

      Gelmek istediğim nokta açısından, başta İsrail başbakanı Netanyahu' nun BMGK toplantısından önceki bir sözü dikkatimi çekmişti paylaşmak istiyorum : “Birileri Batı Şeria ve Gazze’nin statüsünün yükseltilmesi olayını abartmasın. Bunun hiçbir anlamı yok. İsrial ordusunu, yerleşim birimlerini ve Filistin yönetimiyle anlaşmazlığa düştüğümüz konuları çözmeyecek.” 
     Bu cümleler kısmen doğru ve birçok şey hakkında da bilgi veriyor. Ama en önemli çıkarım şudur: İsrail - Filistin sorunu bu yönetimin şu anki geçmişten gelen politikaları devam ettiği sürece çözülemeyecek. Bu net gerçekliği kabul etmeliyiz.
     Netanyahu bir adım daha ileri gidiyor: “Bugün BMGK’da toplananlara çok basit bir mesajım var, Birleşmiş Milletler’in hiçbir kararı 4 bin yıllık İsrail toprağını İsraillilerden koparamaz.”
Bu beyanda da görülen şey aynı. Yani bir devlet var ve temel politikası 4 bin yıl önce kendisine ait olduğunu iddia ettiği 'vadedilmiş' bir toprak parçasında 4000 yıl sonra nüfus olarak çoğunlukta olsun olmasın egemenlik kurmaya çalışmak. 20. yüzyılın başlarında bölgedeki Yahudi nüfus toplam nüfusun yüzde 10' u civarındaydı. Britanya' nın izni ve desteğiyle yapılan sistemli göçler ve silahlandırma politikası ile bölgeye yerleşen toplulukları toprağının elinden alınmaya çalışıldığından habersiz ve büyük ölçüde silahsız bir halkın üzerine salınmasıyla nüfus dengelerinin değiştirilmesi çabaları sonucunda bugünkü demografik yapıya ulaşıldı.

     Ancak tartışmamız gereken şey bu da olmamalı..

     Her şeyi bir yana bırakalım. 'Önceden onlarındı, sonradan buraya geldiler, hayır burası onların yurdu' vs tartışmalarını bir yana bırakmak gerekiyor. Çünkü o bölgedeki insanlar bu anlamsız çekişme yüzünden ölüyor. Yahudisi ile Arapları ile bir topluluk, bir yöneten grubunun ve uluslararası sistemin ABD gibi aktörlerinin maymun iştahları yüzünden huzura aç yaşıyor, bunun görülmesi gerekiyor, bunun 'gözlemcisi' olmak gerekiyor. Filistin devleti o toprakları üzerinde egemen olamadığı sürece statüsünün önemi kalmayacak. Bunu yapabilmesi de İsrail' in kırmızı çizgisi zaten. Yani yine düğüm. Tek yol artık her zaman olduğu gibi çözümü tek yerde aramak, o yer de bölge halklarının iradesi. Yönlendirilmiş ve aldatılmış bir iradeden, algıdan bahsetmiyorum. Sosyo-psikolojik bakımdan herkesin açıkça sezinleyebildiği ve söylediğim ortak paydalardan bahsediyorum. Çözüm oradadır. İsrail' in siyonizminde ya da uluslararası toplumun ve bölge devletlerinin ekonomik-siyasi çıkara dayanan merhametlerinde değil.

Uğur Tabak /İkarus Dergi

21 Nisan 2012 Cumartesi

23 NİSAN YAKLAŞIRKEN

ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜNÜN 2010 TARİHLİ RAPORU

   Mustafa Kemal Atatürk' ün çocuklara armağanı Çocuk Bayramı'na -1980 darbesi döneminin MGK kararıyla isminin son hali 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olmuştur- kısa bir zaman dilimi kaldı. Peki 23 Nisan' da birkaç 'çocuğun' başbakanın cumhurbaşkanın koltuğuna bir günlüğüne yerleşmececilik oyunlarının, stadyumlardaki klasik gösterilerin dışında Çocuk Bayramında aklımıza ne geliyor? Mesela cezaevlerindeki binlerce çocuk geliyor mu? Yaşama 1-0 geriden başlayıp hayatını kendi küçük ellerinde zor şartlar altında kurmaya ve devam ettirmeye çalışan çocuk işçiler geliyor mu? Ya da -başbakanın tesadüfen belki de hayatı boyunca sadece bir kez imayla değindiği- madde bağımlısı çocuklar? Peki ya sayıları UNICEF'in araştırmalarına göre en az 40000 olan, sokaklarda yaşayan çocuklar?
   Kendimizi kandırmayalım, biz çocukların bayramını kutlarken, aslında yüzbinlerce mağdur çocuğun varlığının dahi toplum ve devlet tarafından 'unutulduğunu' kanıtlıyoruz...
   Sorun bu unutuluş olunca, unutulanı ya da kaale alınmayanı, 'önemsiz' görüleni suçlamak, yaptırıma tabi tutmak, kötü muameleye tabi tutmak toplum tarafından da çok farkedilmiyor, yadırganmıyor. Hal böyle olduğundan; -zaten buna baştan meyilli olan- polisimiz hakim rolüne, hakim ve savcılarımız kanun koyucu rolüne, siyasetçilerimiz ve hükümetimiz de savcı yerine geçip çocuk haklarını ihlal etme konusunda yüksek ihtisas yapmaktan geri kalmıyorlar, çekinmiyorlar... Yani öyle sanıyorum ki asıl önemli olan, 'haber' olması gereken şey 23 Nisan' da birkaç çocuğun bir günlüğüne başbakanın bakanların yerine geçmesi değil; polisimizin, yargımızın, hükümetimizin kendi konumlarından ve yetkilerinden taşarak birbirlerinin yerlerine geçmeleri konusunda kendilerinde yetki görmeleridir. Bu ayıptan en süratli şekilde kurtulmamız gerekmektedir.
   Bu bağlamda Uluslararası Af Örgütü' nün Türkiye' deki çocuk hakları ihlalleriyle alakalı 2010 tarihli "ÇOCUK HAKLARI EVRENSELDİR" başlıklı raporu, 23 Nisan yaklaşırken herkesin elinin altında ve aklının bir köşesinde durması gereken bir rapor. Aşağıda bu raporun sunuş kısmı bulunuyor:
   
  "Türkiye’de, bazıları 12 yaşında olmak üzere, binlerce çocuk, hükümet tarafından terörizme destek amacıyla yapıldığı ileri sürülen gösterilere katıldıkları iddiasıyla terörle mücadele yasaları altında yargılanmaktadırlar. Gösteriler Kürtler ile ilgili konulara odaklanmakta ve çoğu zaman polis ile çatışmalara sahne olmaktadır. Gösteriler sonucu tutuklanan ve yargılananların büyük çoğunluğunu çocuklar oluşturmaktadır. Bu rapor, tutuklama esnasında ve cezaevinde maruz kaldıkları kötü mumaleye ilişkin çocuklarla yapılan görüşmelere dayanmaktadır. Aşırı güç kullanımı ve kötü muameleye ilişkin çok sayıda ifadeye rağmen, hiçbir polis görevlisi adalet önüne çıkarılmamışdır. Çocuklar, polis karakollarının Çocuk Şubelerinden ziyade, Terörle Mücadele Şubelerinin yetişkinler için olan gözaltı birimlerinde tutulmaktadırlar. Avukatları ve sosyal hizmet görevlileri bulunmaksızın resmi olmayan bir şekilde sorgulanmaktadırlar. Haklarında iddianame düzenlendikten sonra mahkeme sonuçlanıncaya kadar aylarca gözaltında tutulmaktadırlar. Yargılamalar çoğunlukla temelsiz kanıtlara ve çocuklardan baskı altında alınan ifadelere dayanmaktadır. Bazıları uzun yıllar olmak üzere, davaların çoğu hapis cezalarıyla sonuçlanmaktadır. Türkiye yetkilileri uluslararası hukuk ve Türkiye yasaları gereğince çocukların tutuklama, gözaltı ve yargılama boyunca haklarını korumakla yükümlüdür. Ancak, bu haklar sistematik bir şekilde ihlal edilmektedir. Tutuklamalar ve yargılamalar halen devam etmektedir."

    Sonuç olarak, dilerim ki bu ve bundan sonraki çocuk bayramları, artık köhneleşmiş bakış açılarından en azından toplum olarak yavaş yavaş uzaklaştığımız, uzaklaşırken de kendilerinden kaçtığımız sorunlarımızla, ortağı olduğumuz günahlarımızla yüzleştiğimiz ve çocuklarımızı 'hiç'ler uğruna harcamadığımız günlere vesile olur...
                                                                                                                       Uğur Tabak

6 Nisan 2012 Cuma

Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu: Neden 375 gün tutuklu kaldılar?


 İbrahim hocamızla yaptığımız söyleşide tutuklu öğrencilere ve Ahmet Şık ile Nedim Şener' in tahliyelerine de değindik. İşte o bölümden bir alıntı:
   "... Dolayısıyla birçok açıdan hem konu çok tartışmaya açık, hem derin çelişkiler var. Ama bu çelişkiler nedeniyle demokrasi azlığı, demokrasi azlığının hukuku tersine çevirmesi; yani hukuk mağduru korumuyor da haksız olanı koruyucu duruma geliyor; bunu öğrenci raporunda ve daha birçok yerde görüyoruz. Ne oluyor? Pankart açtığı için şu kadar ceza veriliyor ama sonuçta bir şey çıkmıyor; bir şey çıkmadığı için haksız tutuklanmış oluyor. Oysa haksız tutuklamanın yaptırımı var, niye haksız tutukladın diye Devlet hesap sormaya geliyor. O zaman onu, bir biçimde hesap sordurmamak için suçlandırmak gerekiyor. Ahmet Şık ve Nedim Şener örneği bence isabetli bir örnek. Ben tahliye edildikleri sırada -geçen hafta yurtdışındaydım, ilk tepkileri yakından izleyemedim ama ben ilkin şunu düşündüm: Bu kişilerin serbest bırakılması bizi sevindirmemeli; bize bu kişiler niçin 375 gün tutuklu kaldılar diye sorgulatmalı, dehşete düşürmeli.
   Dolayısıyla ikinci versiyon ortaya çıkarılınca (sevinilince) 'Oh be özgürlük varmış!' denemez, hayır! Özgürlük varmış da daha çok tutulsunlar anlamında değil bu, orda hesap yapılmalı. Neden 375 gün bunlar tutuklu kaldılar? Bunun hesabını görmek lazım. Zannediyorum çözmemiz gereken temel sorunlar bunlar."

3 Nisan 2012 Salı

İnceledik: TCK 301...

"... Kendimizi ifade ettiğimiz ölçüde var oluruz. Öncesinde düşünceler vardır, ardından ifadeler gelir ve bazen neyi nasıl söylediğimiz, neden söylediğimiz, anlatmak istediklerimizin önüne geçer aralarındaki sınır ise “301” dir. Geride kalan anlamlar ise bir dava dilekçesinde yer bulur kendine."

30 Mart 2012 Cuma

Bütünleyemedik, Yarım Kaldı...

"Artık sistemin bile kendi düzenini kurmaya çalıştığı bir dönemdeyiz. En son yaşanan olay rapor olayı malumunuz. İlk dönemin sonunda başımıza öyle bir olay geldi ki tam anlamıyla fıkra olarak gelecek nesillere aktarabiliriz bu durumu. Normal düzende bir gün için rapor alırsanız o gün iki sınavınız varsa bir tanesine girip rapor alıp öbürüne girmeme şansınız yoktur. Bu mantıklı olanıdır. Çünkü öğrencinin ‘sinsiliğine’ karşı alınan bir önlemdir. Ancak bize öyle bir uygulama yapıldı ki rapor sınav saatini kapsamıyor dendi. Halbuki raporda yazan şey bir gün istirahattir. Bu uygulama aynı zamanda 9’daki sınavlara hiçbir zaman rapor alamayacağımızı da bize söyler. Çünkü muayeneler 9’da başlıyor en erken 10 gibi rapor alabiliriz. Ben sizi uyarayım da. Durumu değerlendirdiğimiz zaman kötü niyetli arkadaşların sayısı da çok fazla, okul da bunun farkında ve bunun önüne 'hukuksuzlukla' geçmeye çalışmışlar ama oturup da bir düşünen olmamış ki bu sürece nasıl geldik diye. Bu sürece bir üniversite öğrencisine lise talebesi muamelesi yaparak yani öğrencinin 'bütünleme' hakkını elinden alınarak gelindi. Eee bizler de salak değiliz sonuçta belli kapasite ile buralara geldik ki Türk insanının aklının da genelde böyle durumlarda daha hızlı çalıştığını düşünürsek rapor sistemi döndü dolaştı yarı bütünleme sistemine döndü."

28 Mart 2012 Çarşamba

"Nefret suçu işleyen kimseyi bu suçu işlemeye iten olguların temelinde sosyolojik, psikolojik ve hatta tarihsel birçok sebep yatar. Önyargılar çoğu zaman toplum tarafından oluşturulur ve bu suçu işleyen kimseye adeta empoze edilir. Kişi sadece bulunduğu çevre dolayısıyla bile kendini bu söylemlerin ve suç temelli davranışların uygulayıcısı olarak bulabilmektedir."