21 Nisan 2012 Cumartesi

23 NİSAN YAKLAŞIRKEN

ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜNÜN 2010 TARİHLİ RAPORU

   Mustafa Kemal Atatürk' ün çocuklara armağanı Çocuk Bayramı'na -1980 darbesi döneminin MGK kararıyla isminin son hali 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olmuştur- kısa bir zaman dilimi kaldı. Peki 23 Nisan' da birkaç 'çocuğun' başbakanın cumhurbaşkanın koltuğuna bir günlüğüne yerleşmececilik oyunlarının, stadyumlardaki klasik gösterilerin dışında Çocuk Bayramında aklımıza ne geliyor? Mesela cezaevlerindeki binlerce çocuk geliyor mu? Yaşama 1-0 geriden başlayıp hayatını kendi küçük ellerinde zor şartlar altında kurmaya ve devam ettirmeye çalışan çocuk işçiler geliyor mu? Ya da -başbakanın tesadüfen belki de hayatı boyunca sadece bir kez imayla değindiği- madde bağımlısı çocuklar? Peki ya sayıları UNICEF'in araştırmalarına göre en az 40000 olan, sokaklarda yaşayan çocuklar?
   Kendimizi kandırmayalım, biz çocukların bayramını kutlarken, aslında yüzbinlerce mağdur çocuğun varlığının dahi toplum ve devlet tarafından 'unutulduğunu' kanıtlıyoruz...
   Sorun bu unutuluş olunca, unutulanı ya da kaale alınmayanı, 'önemsiz' görüleni suçlamak, yaptırıma tabi tutmak, kötü muameleye tabi tutmak toplum tarafından da çok farkedilmiyor, yadırganmıyor. Hal böyle olduğundan; -zaten buna baştan meyilli olan- polisimiz hakim rolüne, hakim ve savcılarımız kanun koyucu rolüne, siyasetçilerimiz ve hükümetimiz de savcı yerine geçip çocuk haklarını ihlal etme konusunda yüksek ihtisas yapmaktan geri kalmıyorlar, çekinmiyorlar... Yani öyle sanıyorum ki asıl önemli olan, 'haber' olması gereken şey 23 Nisan' da birkaç çocuğun bir günlüğüne başbakanın bakanların yerine geçmesi değil; polisimizin, yargımızın, hükümetimizin kendi konumlarından ve yetkilerinden taşarak birbirlerinin yerlerine geçmeleri konusunda kendilerinde yetki görmeleridir. Bu ayıptan en süratli şekilde kurtulmamız gerekmektedir.
   Bu bağlamda Uluslararası Af Örgütü' nün Türkiye' deki çocuk hakları ihlalleriyle alakalı 2010 tarihli "ÇOCUK HAKLARI EVRENSELDİR" başlıklı raporu, 23 Nisan yaklaşırken herkesin elinin altında ve aklının bir köşesinde durması gereken bir rapor. Aşağıda bu raporun sunuş kısmı bulunuyor:
   
  "Türkiye’de, bazıları 12 yaşında olmak üzere, binlerce çocuk, hükümet tarafından terörizme destek amacıyla yapıldığı ileri sürülen gösterilere katıldıkları iddiasıyla terörle mücadele yasaları altında yargılanmaktadırlar. Gösteriler Kürtler ile ilgili konulara odaklanmakta ve çoğu zaman polis ile çatışmalara sahne olmaktadır. Gösteriler sonucu tutuklanan ve yargılananların büyük çoğunluğunu çocuklar oluşturmaktadır. Bu rapor, tutuklama esnasında ve cezaevinde maruz kaldıkları kötü mumaleye ilişkin çocuklarla yapılan görüşmelere dayanmaktadır. Aşırı güç kullanımı ve kötü muameleye ilişkin çok sayıda ifadeye rağmen, hiçbir polis görevlisi adalet önüne çıkarılmamışdır. Çocuklar, polis karakollarının Çocuk Şubelerinden ziyade, Terörle Mücadele Şubelerinin yetişkinler için olan gözaltı birimlerinde tutulmaktadırlar. Avukatları ve sosyal hizmet görevlileri bulunmaksızın resmi olmayan bir şekilde sorgulanmaktadırlar. Haklarında iddianame düzenlendikten sonra mahkeme sonuçlanıncaya kadar aylarca gözaltında tutulmaktadırlar. Yargılamalar çoğunlukla temelsiz kanıtlara ve çocuklardan baskı altında alınan ifadelere dayanmaktadır. Bazıları uzun yıllar olmak üzere, davaların çoğu hapis cezalarıyla sonuçlanmaktadır. Türkiye yetkilileri uluslararası hukuk ve Türkiye yasaları gereğince çocukların tutuklama, gözaltı ve yargılama boyunca haklarını korumakla yükümlüdür. Ancak, bu haklar sistematik bir şekilde ihlal edilmektedir. Tutuklamalar ve yargılamalar halen devam etmektedir."

    Sonuç olarak, dilerim ki bu ve bundan sonraki çocuk bayramları, artık köhneleşmiş bakış açılarından en azından toplum olarak yavaş yavaş uzaklaştığımız, uzaklaşırken de kendilerinden kaçtığımız sorunlarımızla, ortağı olduğumuz günahlarımızla yüzleştiğimiz ve çocuklarımızı 'hiç'ler uğruna harcamadığımız günlere vesile olur...
                                                                                                                       Uğur Tabak

6 Nisan 2012 Cuma

Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu: Neden 375 gün tutuklu kaldılar?


 İbrahim hocamızla yaptığımız söyleşide tutuklu öğrencilere ve Ahmet Şık ile Nedim Şener' in tahliyelerine de değindik. İşte o bölümden bir alıntı:
   "... Dolayısıyla birçok açıdan hem konu çok tartışmaya açık, hem derin çelişkiler var. Ama bu çelişkiler nedeniyle demokrasi azlığı, demokrasi azlığının hukuku tersine çevirmesi; yani hukuk mağduru korumuyor da haksız olanı koruyucu duruma geliyor; bunu öğrenci raporunda ve daha birçok yerde görüyoruz. Ne oluyor? Pankart açtığı için şu kadar ceza veriliyor ama sonuçta bir şey çıkmıyor; bir şey çıkmadığı için haksız tutuklanmış oluyor. Oysa haksız tutuklamanın yaptırımı var, niye haksız tutukladın diye Devlet hesap sormaya geliyor. O zaman onu, bir biçimde hesap sordurmamak için suçlandırmak gerekiyor. Ahmet Şık ve Nedim Şener örneği bence isabetli bir örnek. Ben tahliye edildikleri sırada -geçen hafta yurtdışındaydım, ilk tepkileri yakından izleyemedim ama ben ilkin şunu düşündüm: Bu kişilerin serbest bırakılması bizi sevindirmemeli; bize bu kişiler niçin 375 gün tutuklu kaldılar diye sorgulatmalı, dehşete düşürmeli.
   Dolayısıyla ikinci versiyon ortaya çıkarılınca (sevinilince) 'Oh be özgürlük varmış!' denemez, hayır! Özgürlük varmış da daha çok tutulsunlar anlamında değil bu, orda hesap yapılmalı. Neden 375 gün bunlar tutuklu kaldılar? Bunun hesabını görmek lazım. Zannediyorum çözmemiz gereken temel sorunlar bunlar."

3 Nisan 2012 Salı

İnceledik: TCK 301...

"... Kendimizi ifade ettiğimiz ölçüde var oluruz. Öncesinde düşünceler vardır, ardından ifadeler gelir ve bazen neyi nasıl söylediğimiz, neden söylediğimiz, anlatmak istediklerimizin önüne geçer aralarındaki sınır ise “301” dir. Geride kalan anlamlar ise bir dava dilekçesinde yer bulur kendine."