Birleşmiş Milletler' de 'devlet' statüsüne sahip olmak, bir yönetimin meşruiyeti bakımından önemli. Zira bir yönetimin devlet olarak tanınabilmesi için içte ve dışta siyasal meşruluğunun olması gerekli. Filistin de bunu yapmak istiyordu. Dış siyasal meşruluğunu sağlamlaştırmak ve bunun kendisine açacağı imkanlardan faydalanmak istiyordu. Nedir bu imkanlar? En en önemlisi İsrail ile artık uluslararası hukukun uygulanma alanlarından uluslararası ceza mahkemesinde hesaplaşabilecek. Yani artık İsrail adımlarını daha dikkatli atmak durumunda. Hoş bugüne kadar uluslararası hukukun jus cogens kuralları dahil pek çok hukuk ve insan hakları kuralını ihlal ederken pek de umursar görünmemişti; ancak en azından artık karşı tarafın bu adımlara karşı kullanabileceği meşru ve önemli bir kozu var.Ama durum gerçekten böyle toz pembe halllere vesile olacak türden mi? Ne kadar emin olabiliyoruz uluslararası toplumun, karşımızda böyle gergin bir ortadoğu varken tutarlı bir söylem-eylem sürecini ilerleteceğine? Mesela aklıma ilk gelen sorulardan, ABD bu BMGK kararından sonra uluslararası kuruluşlar üzerinde baskısını artırmayacak mı? Böyle olursa -ki geçmişte çok yaşandı- sistem Filistin lehine ne dereceye kadar işler?
Cevap sanırım bu cümlede: "Cumhuriyetçi Parti'den Lindsey Graham ve John Barrasso ile Demokrat Parti'den Chuck Schumer ve Bob Menendez, Filistin 'in yeni statüsünü İsrail 'e karşı kullanması durumunda ABD 'nin mali yardımının kesilmesi ve Washington 'daki temsilciliğin kapatılması için Senato'ya öneri sunacaklarını açıkladı."
Gelmek istediğim nokta açısından, başta İsrail başbakanı Netanyahu' nun BMGK toplantısından önceki bir sözü dikkatimi çekmişti paylaşmak istiyorum : “Birileri Batı Şeria ve Gazze’nin statüsünün yükseltilmesi olayını abartmasın. Bunun hiçbir anlamı yok. İsrial ordusunu, yerleşim birimlerini ve Filistin yönetimiyle anlaşmazlığa düştüğümüz konuları çözmeyecek.”
Bu cümleler kısmen doğru ve birçok şey hakkında da bilgi veriyor. Ama en önemli çıkarım şudur: İsrail - Filistin sorunu bu yönetimin şu anki geçmişten gelen politikaları devam ettiği sürece çözülemeyecek. Bu net gerçekliği kabul etmeliyiz.
Netanyahu bir adım daha ileri gidiyor: “Bugün BMGK’da toplananlara çok basit bir mesajım var, Birleşmiş Milletler’in hiçbir kararı 4 bin yıllık İsrail toprağını İsraillilerden koparamaz.”
Bu beyanda da görülen şey aynı. Yani bir devlet var ve temel politikası 4 bin yıl önce kendisine ait olduğunu iddia ettiği 'vadedilmiş' bir toprak parçasında 4000 yıl sonra nüfus olarak çoğunlukta olsun olmasın egemenlik kurmaya çalışmak. 20. yüzyılın başlarında bölgedeki Yahudi nüfus toplam nüfusun yüzde 10' u civarındaydı. Britanya' nın izni ve desteğiyle yapılan sistemli göçler ve silahlandırma politikası ile bölgeye yerleşen toplulukları toprağının elinden alınmaya çalışıldığından habersiz ve büyük ölçüde silahsız bir halkın üzerine salınmasıyla nüfus dengelerinin değiştirilmesi çabaları sonucunda bugünkü demografik yapıya ulaşıldı.
Ancak tartışmamız gereken şey bu da olmamalı..
Her şeyi bir yana bırakalım. 'Önceden onlarındı, sonradan buraya geldiler, hayır burası onların yurdu' vs tartışmalarını bir yana bırakmak gerekiyor. Çünkü o bölgedeki insanlar bu anlamsız çekişme yüzünden ölüyor. Yahudisi ile Arapları ile bir topluluk, bir yöneten grubunun ve uluslararası sistemin ABD gibi aktörlerinin maymun iştahları yüzünden huzura aç yaşıyor, bunun görülmesi gerekiyor, bunun 'gözlemcisi' olmak gerekiyor. Filistin devleti o toprakları üzerinde egemen olamadığı sürece statüsünün önemi kalmayacak. Bunu yapabilmesi de İsrail' in kırmızı çizgisi zaten. Yani yine düğüm. Tek yol artık her zaman olduğu gibi çözümü tek yerde aramak, o yer de bölge halklarının iradesi. Yönlendirilmiş ve aldatılmış bir iradeden, algıdan bahsetmiyorum. Sosyo-psikolojik bakımdan herkesin açıkça sezinleyebildiği ve söylediğim ortak paydalardan bahsediyorum. Çözüm oradadır. İsrail' in siyonizminde ya da uluslararası toplumun ve bölge devletlerinin ekonomik-siyasi çıkara dayanan merhametlerinde değil.
Uğur Tabak /İkarus Dergi